Çin’de ortaya çıktığı günden beridir gündemimizin tam göbeğine oturan Koronavirüs, acaba bildiğimiz tüm alışkanlıklarımızı topyekün bir değişikliğe uğratacak mı? Yoksa, sadece hatıralarımızın en derin noktalarına saklanan kara bir kabus mu olacak?
İlk olarak, sosyal mesafe olgusunun gündelik bir gerçek haline gelmesini incelemek gerek. Arkadaşlar arasında aynı bardaktan su içmemenin bile yanlış anlaşıldığı bir kültür içerisinde, mesafe koymaya bu kadar çabuk adapte olunması aslında bize bazı şeyleri anlatıyor. Tokalaşmanın zehirli bir cadı iksirinden farksız hale gelişi, insanların birbirlerinin nefeslerinden dahi kaçıyor olması, bizleri bildiğimizden çok daha farklı bir geleceğin beklediğinin işareti olabilir.
Öte yandan, sosyal mesafenin özellikle Japonya gibi ülkelerde kültürün yadsınamaz bir parçası olduğu da bir gerçek. Bu gerçekten yola çıkarak, salgının bu ülkelerde sokağa çıkma yasakları gibi keskin uygulamalar olmaksızın çok daha kolaylıkla kontrol altına alınabildiğini de görüyoruz. Ekonomik açıdan sazı Batı’nın elinden alan Doğu, belki de bu şekilde kültürel olarak da Batı’yı derin bir değişimin içine sokacak ve normal olarak nitelendirilen davranışlar büyük değişimlere uğrayacak.
Sosyal mesafe olgusunun yanında, özellikle Çin’de salgın boyunca kullanılan tracking, yani takip sistemi de bu tartışmanın merkezinde yer alan fenomenlerden bir tanesi. Bildiğimiz gibi, Çin’de koronavirüslü hastaların takibi için çeşitli uygulamalar ve karekod sistemi kullanıldı ve görünüşe göre oldukça da başarılı oldu. Ancak, ilerleyen dönemler için bu sistemin diğer devletler tarafından vatandaşlarını takip etmek için kullanılıp kullanılmayacağı ise büyük merak konusu. Salgın bahanesiyle yepyeni bir big brother aygıtıyla karşılaşmamız çok da uzak bir ihtimal değil.
Üçüncü ve yine tracking konusuyla da bağlantılı olan olgu ise, salgının toplum ve bireyler üzerinde yarattığı korku çemberi. Özellikle bazı siyaset bilimciler, bu korku kültürünün devletler tarafından olağanüstü haller ve kararlar için kullanılabileceği görüşünde. Görünmeyen ve algılanmayan bir düşmana karşı uygulanan yasaklar ve ev hapisleri, ileride gitgide otoriterleşen devlet aygıtları tarafından yaratılan düşmanlara karşı da kullanılabilir. Dolayısıyla, halihazırda otoriterleşmeye çok da uzak olmayan dünya, gelecek dönemde bu yola çok daha hızlı bir şekilde sürüklenebilir.
Son olarak, yakın dönemde ticaret savaşları ile gündeme gelen ABD ve Çin’in salgın konusunda da ön planda olmayan bir çatışma içinde olduğunu görüyoruz. Donald Trump’ın koronavirüsü Çin Virüsü ismiyle anıyor olması, George Bush’un 2002’de İran, Irak ve Kuzey Kore’yi axis of evil, yani şeytan ekseni olarak tanımlamasını akıllara getiriyor. Trump’ın bu tür bir discourse kullanması, gelecekte dünya ülkelerinin; daha da önemlisi, üretimlerinin çoğunu Çin’de gerçekleştiren uluslararası şirketlerin gündemlerini ve çalışma biçimlerini değiştirecek mi, bunu zaman gösterecek.
Tarihe tanıklık ediyoruz ve görünüşe göre bu tanıklığımız daha pek çok doğal ve doğal olmayan fenomenlerle devam edecek. Dünya çapında gücünü hissettiren bu salgının sosyal, ekonomik ve politik yansımalarını da hep beraber izleyip değerlendiriyor olacağız.
