Yabancı dil öğrenmek, yaşadığımız coğrafya içerisinde uzun zamanlar boyunca hem şamar atılan, hem de en çok korkulan olgulardan biri oldu. Gelin, ‘Aman, ne işime yarayacak!’ ile ‘Aman, benden uzak dursun!’ cümleleri arasında kendine yer edinmeye çalışan dil öğrenme hususunun arka planına beraber göz gezdirelim.
Bu çözümsüz ve bizleri pek de ilerletmeyen ikilemin köklerinin Osmanlı zamanına uzandığını görüyoruz. Dünyanın diğer ülkelerinde ticaretin ve ilişkilerin gelişmesi için Türkçe dil eğitimi yapılırken, Osmanlı’da bu durum tam aksine ilerliyordu. Üstelik, yabancı dil gerektiren pozisyonların çoğu, 1821`deki Rum İsyanı`na kadar Rum ve Ortodoks vatandaşlara bırakılmıştı.
Özellikle Osmanlı bürokrasisinde, devletin Avrupa’daki devletlerden üstün olduğu algısı sebebiyle ‘Aman, ne işime yarayacak!’ düşüncesi, dil öğrenme konusunda hakim görüştü. Sahip olunan güç ve üstünlük hissiyatı, Batı`nın dilinin ve düşüncelerinin öğrenilmesine yönelik bir kaygının oluşmamasına yol açmıştı. Bununla birlikte, İslam ve Hristiyanlık arasındaki ayrımlar ve çatışmalar da yabancı dil öğrenme süreçlerinin önünde bir engel olmuştu. ‘Kafir gibi davranmak’ veya ‘kafire benzemek’, İslam dünyasında pek hoş karşılanan hareketler değildi.

Son yıllardaki duruma baktığımızda, gelişen ve birbiriyle bağı hızla artan bir dünyada, yabancı dil öğrenmenin ekstra bir özellik olmaktan çıkıp halihazırda var olması gereken bir nitelik haline geldiğini söyleyebiliriz. Ancak, yukarıda bahsettiğimiz algıların coğrafyamızda halen geçerliliğini koruduğunu veya şekil değiştirerek devam ettiğini de belirtmemiz gerek.
Osmanlı döneminde üstünlük ve güç algısından dolayı oluşan ‘Ne gerek!’ görüşü, bugünlerde ise Google Translate ve buna benzer uygulamalar sebebiyle yaşamını sürdürmeye devam ediyor. ‘Yazdığın zaman çeviriyor işte, gerisini de anlatırız bir şekilde.’ düşüncesiyle hareket eden insanlar, genellikle yeni bir dil öğrenmeye yanaşmak istemiyor. Bunun yanında, özellikle mevki ve statü sahibi kişiler ise kendilerine eğitim yatırımı yapmaktansa aynı kaynağı tercümanlık hizmetleri için kullanmayı tercih ediyorlar.
Öte yandan, konu yabancı dil olduğunda ‘Aman, benden ırak olsun!’ diyenlerin sayısı da oldukça fazla. Bu grupta, genellikle kıyısından da olsa bir eğitim almış; ancak öğrendiği dili kullanmaktan utangaçlık ve korku sebebiyle çekinen insanlar mevcut. Mükemmel olmadıkça konuşamama hastalığı, özellikle başlangıç seviyesindeki ve orta seviyedeki öğrenciler için korkulu bir rüya olmaya devam ediyor.
Yabancı dil öğrenmenin ortalama 70 yıllık bir ömür için yapılabilecek en iyi kişisel yatırımlardan bir tanesi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Dünyayı yerel kaynakların aktardığı şeklin dışında, bambaşka bir şekilde algılamak ve tanımak; bunları yorumlayabilmek ve yabancı insanlarla tartışabilmek, oldukça heyecan verici ve büyüleyici bir fırsat olarak karşımıza çıkıyor. Kolaya kaçmak ve korkularla boğuşmak yerine, özellikle koronavirüs günlerinde yeni bir dil öğrenmek, belki de normal yaşama döndüğümüzde cebimize koyduğumuz altın bir bilezik olacak.
