Tarihler 1991 yılını gösterdiğinde, sektörün önderleri olarak kabul edilen 100 fast-food zincirinin sadece Amerika Birleşik Devletleri toprakları üzerinde 110.000`den fazla şubesi bulunuyordu. Diğer bir deyişle, o dönemde 2250 ABD vatandaşı başına 1 fast-food restoranı hizmet vermekteydi. McDonald`s markası, bu restoranlar arasında bilinirliğini en çok artıran zincir olmakla birlikte, pek çokları için küreselleşme fenomeninin önde gelen simgelerinden biri haline geldi.
Yiyecek sektöründeki bu akıl almaz değişim ve dönüşüm, düşünürlerin ve teorisyenlerin ilgisini çekti. 1993 yılında, Amerikalı sosyolog George Ritzer, McDonaldization of Society adlı kitabında McDonaldlaşma kavramını öne sürdü ve bir fast-food zincirinin yarattığı kültür modelinin tüm toplum üzerinde yarattığı etkiler üzerine bir teori ortaya attı.
Ritzer`e göre, McDonaldlaşma sürecinin başarılı olmasında birden fazla etmen vardı. Bunlardan ilki, zincirin bu denli başarılı olmasını sağlayan yüksek verimlilik oranıydı. Yiyeceklerin seri üretimi ve kısıtlı menüler maliyetlerin düşmesini sağlarken, müşterilerin hizmetten hızlı bir şekilde faydalanmasını sağlıyordu. Ayrıca, üretimin her bir safhasının ve tüketim sürecinin basamaklarının rasyonel hesaplamalarla ölçülmesi ve değerlendirilmesiyle birlikte verimlilik oranı hızla artıyordu.

Mcdonaldlaşma sürecinin başarısının ardında bulunan bir diğer element ise tahmin edilebilirlik olgusuydu. Ritzer, rasyonel bir toplumda kişilerin zaman ve mekandan bağımsız olarak gelecekte kendilerini neyin beklediğini bilmek isteyeceklerini savunuyordu. Söz gelimi, bir kişi dünyanın neresine giderse gitsin, herhangi bir McDonald`s restoranına girdiğinde hamburger ve patates boyutlarının bire bir aynı olacağı bilgisine halihazırda sahipti.
Son olarak, McDonald`s zincirinin tüm restoranlar üzerinde oluşturduğu kontrol mekanizması da McDonaldlaşma fenomeninin güçlenmesinde etkili oldu. Şirket içerisinde, çalışanlar açısından katı sayılabilecek bir politika yürütülüyordu. Bu politikayla, kişisel otonomiden ziyade seri yiyecek üretimi destekleniyordu. Yani, restoranlarda şeflerin bulunması ve kararların onların inisiyatifine bırakılması yerine, kasa ardında çalışan tüm görevlilerin yiyecek üretimine katılması sağlanıyordu.
Yalnızca üretim değil, aynı zamanda tüketim tarafında da sert bir yaklaşım mevcuttu. Restoranların sert koltuklar ve parlak ışıklarla dekore edilmesindeki temel amaç, müşterilerin bir an önce yemeklerini bitirip kalkmalarını sağlamak ve orada daha fazla oyalanmalarını engellemekti. Bazı restoranlarda bu düzenin sekteye uğramaması için güvenlik görevlileri bile yer alabiliyordu.
George Ritzer, müşterilerin yemeklerini alabilmek için sıraya girdiği ve çalışanların hamburger yapabilmek için birbiriyle yarıştığı bu düzeni bir fabrikanın üretim ve montaj hatlarına benzetiyordu. Ona göre, bu sistem yemek yemeyi değersizleştiriyor ve insanın doğasına aykırı bir şekle büründürüyordu.
