Sosyolojik Bir Terim: Sekülarizasyon

Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri`nde Tanrı inancının eski zamanlarla kıyaslandığında daha az yaygın olduğu görüşü, pek çok kesim tarafından sıklıkla dile getiriliyor. Geleneksel dini inançların kaybolması, günümüzde modern toplumların seküler toplumlar olarak nitelendirilmesinden kaynaklanıyor.

Comte, pozitif ve rasyonel bilgi birikiminin insanları dini inançların geleneksel formlarından azade kıldığını iddia ederken, ateistler bu görüşü kendileri için bir deniz feneri haline getirerek rasyonel bilginin kişileri batıl inançlardan ve dar kalıplardan kurtarıp özgürleştirdiğini savunuyorlar. Fakat, dini inançlara bağlı ve gelenekleri sürdürme konusunda ısrarlı olan kesim ise bu durumun ahlak müessesesine zarar verdiğini ve toplumları disiplinli bir yaşamdan uzaklaştırdığını belirtiyor.

Sosyolojik bir terim olarak sekülarizasyon, birbirine yakın sayılabilecek iki düşünce altyapısından oluşur: Bu altyapıların ilk sırasında, dinin kamu kurumlarından uzaklaştırılması yer alır. Buna göre, dini inançlar ve pratikler toplum için kritik önemde olan kurumların işleyişinden ayrı tutulur ve kişisel tercihe bağlı, özel bir konuma getirilir. İlk olarak, Avrupa`da Kilise`nin legal kontrolünün ortadan kalkması olarak tezahür eden bu düşünce, zamanla bu şekilde evrilmiş ve yayılmıştır.

Dinin ve dini sembollerin toplumdaki sektörler ve kültür üzerindeki baskınlığını kaybetmesi, Ortaçağ Avrupası`nda Katolik Kilisesi`nin tecrübe ettiği süreçte vücut bulmaktadır. Avrupa`da Ortaçağ, tamamen Kilise`nin inşa ettiği kültürel hakimiyet altında şekillenen ve kıtanın bütünlüğünün korunmasını hedefleyen müttefiklik sistemlerini içeren bir dönemdi. Bu dönemde Kilise, kıta üzerinde gözle görülür ölçüde zorunlu kılınan bir yapı kurmuştu. Dünyaya gelen her bir kişi, doğduğu andan itibaren Kilise`nin bir üyesi olarak kabul ediliyordu. Bununla birlikte, Papa, siyasi hiyerarşi içerisinde Avrupa`daki krallar ve prenslerin dengi veya üstü olacak şekilde konumlanıyordu.

İkinci olarak, sekülarizasyon terimi dinin sosyal yaşam üzerinde de etkisini yitirmesi anlamını taşır. Bu noktada, dini ve kutsal fikirler insanların hayatlarında değerini kaybeder ve kişiler bu düşüncelere gündelik hayatlarında yer vermezler. Dolayısıyla, dinin ruhani yaşamlarındaki önemi ortadan kalkar.

Yani, seküler düşünce yapısı bir yandan dinin bireyselleşmesini desteklerken, diğer yandan sosyal hayatta da ruhani kaygıların yok olması gerekliliğini savunur.

Yorum bırakın