Leonardo da Vinci`nin tabloları, Yüksek Rönesans adı verilen dönemi başlatan sanat eserleriydi. Vinci`nin anlayışı, tablolarda doğayı mümkün olan en iyi ve en doğru şekilde yansıtmaktı. Leonardo bir natüralistti: Uçmakta olan bir kuşun kanatları, bir ağacın yaprakları veya şelaleler onun eserlerinde başrol oynayabilirdi. Yüksek Rönesans`ın önde gelen bir başka figürü ise, Vinci`nin natüralistliğinin yanına güçlü bir idealizmi ekleyen ve soyut gerçekleri aktarmanın peşine düşen Michelangelo`ydu.
Michelangelo bir ressam, heykeltıraş, mimar ve şairdi. Bununla birlikte, tüm bu farklı formların içinde kendisini eşit güçte ve seviyede anlatmayı başardı. Tablolarının merkezinde her zaman güçlü, devasa ve muhteşem insan figürleri yer aldı. Eğer insanlığın ve bireylerin potansiyelleri İtalyan Rönesans kültürünün merkezinde vücut buluyorsa, eserlerinde insan figürlerini bolca tasvir eden Michelangelo, Rönesans`ın belki de en yüce sanatçısı olarak kabul edilebilirdi.

Michelangelo`nun resim alanındaki en büyük başarıları, sanatçının hayatındaki iki farklı dönemin ve iki farklı sanat anlayışının örneklerini sergilediği Sistina Şapeli`nde ortaya çıktı. 1508`den 1512`ye kadar şapelin tavanına resmettiği Yaratılış Kitabı`ndan sahneler, genç sanatçının klasik Yunan estetik anlayışının ahenk, katılık ve değerli kısıtlama gibi prensiplerine bağlılığının örnekleriydi. Ancak, çeyrek yüzyılın ardından şapele geri döndüğünde, Michelangelo`nun ruh hali ve tarzı tamamen değişmişti. 1536`da şapelin sunak duvarına resmettiği The Last Judgment – Son Yargı adlı freskinde, klasik kısıtlama anlayışını reddediyor ve korkudan sarsılmış, karamsar bir insanlığı resmederek gerginliği ve çarpıtmayı vurgulayan bir üslup kullanıyordu.

İtalyan Rönesansı`nın ve belki de tüm zamanların en iyi heykeltıraşı olan Michelangelo`ya göre, heykel sanatı diğer sanat dallarından çok daha üstün bir yere sahipti. Zira heykel, sanatçının insan formlarını yeniden yaratarak Tanrı`yı taklit etmesine olanak sağlıyordu. Dahası, Michelangelo`nun bakış açısına göre, herkes bir insan figürünün alçı dökümünü yapabilirdi; ancak, yalnızca kendisi gibi yaratıcı bir dahi heykel figürlerine bir yaşam duygusu bahşedebilirdi.
Michelangelo`nun heykelleri de tablolarında olduğu gibi belirgin bir klasikçilikten antiklasikçiliğe, yani ahenkli modellemelerden dramatik bir çarpıtmaya geçişin örnekleriydi. Donatello gibi, gerçek boyutlarda bir erkeği çıplak tasvir etmeyi seçen Michelangelo, kendi Davut`unu zarif olmaktan ziyade kahramanca yapmaya karar verdi ve bu nedenle çıplaklığı saf ve orantılı Yunan terimleriyle tasarladı. Ancak, bu derin dinginlik, Michelangelo`nun orta dönem sanatında etkisini kaybetti. 1515 civarında tamamladığı Musa heykelinde, sanatçı duygusal yoğunluğu, yani İncil peygamberinin öfkesini ifade edebilmek için anatomik bozuklukları kullandı.
