‘Roma bir günde kurulmadığı gibi bir günde de yıkılmadı.’
Roma İmparatorluğu, 284 yılında başa geçen güçlü yönetimin ardından batıda 200 yıldan fazla bir süre ayakta kalırken doğuda ise bin yıl boyunca hüküm sürdü. Düşünürler, Roma`nın yıkılışı konusunda herhangi bir medeniyetin yok oluşuyla alakalı olanlardan çok daha fazla sayıda teori üretti. Juvenal ve Petronius gibi ahlak savunucuları, Roma`nın gittikçe artan şehvet ve açgözlülük sebebiyle yok olduğunu iddia etti. Öte yandan, bazı tarihçiler de yıkılışı uzun süre tekrar eden Alman saldırılarıyla açıklamayı tercih etti. Ancak, bu büyük imparatorluğun varlığının sona ermesinin arka planında çok daha büyük ve derin problemler bulunuyordu.
Siyasi açıdan en büyük sorunlardan bir tanesi, bir hükümdar öldüğünde kendisinden sonra gelecek olan kişi hakkında anayasada net bir hükmün bulunmamasıydı. Dolayısıyla, bir lider aniden vefat ettiğinde ardından gelecek yöneticinin kim olacağı konusunda kesinlik yoktu. Örneğin, Lincoln ve Kennedy`nin ölümleri Amerikan halkını şoka uğratmış olsa da bir sonraki adımda yeni başkan ne yapılacağı belliydi. Ancak, Roma böyle bir çerçeveye sahip değildi ve bu durum genellikle iç savaşla sonuçlanıyordu. Dahası, Roma tebaası siyasi süreçlere yeterince dahil edilmemekle birlikte ağır vergi yükleri altında eziliyordu. Bu sebeple halk, imparatorluğa karşı yeterince sadakat göstermedi.

Siyasi sıkıntıların yanında, ekonomik sorunlar da Roma devletinin başını ciddi şekilde ağrıttı. Roma ekonomik sistemi, yeni fetihler sonrası ele geçirilen kölelerin tarımda ve çeşitli alanlarda yarattığı iş gücü üzerine kuruluydu. Ancak, fetihlerin yavaşlaması ve durması sonucu bu sistem sekteye uğradı. Toprak sahipleri, topraklarını işleyecek insan gücünden mahrum kalmaya başladı. Bununla birlikte, teknolojik gelişmeleri üretimde kullanma fikri toprak sahiplerine göre büyük bir prestij kaybıydı. Tarlalarda çalışacak kölelerin iş gücü dururken teknolojiyi kullanmak, onlara göre onursuz ve aşağılık bir eylemdi.
Öte yandan, artan barbar saldırılarıyla birlikte üretimin yanında savunma için de insan gücü ihtiyacı had safhaya ulaştı. İkinci ve üçüncü yüzyıllardaki salgınlar, Roma devleti nüfusuna belki de olabilecek en kötü zamanda büyük zararlar verdi. Marcus Aurelius yönetimindeki Roma devletinde toplam nüfus, neredeyse üçte bir oranında azaldı. Günün sonunda, pek çok medeniyetin gıpta ile baktığı Roma`da ne toprakta çalışacak ne de ülkeyi savunacak insan kalmıştı.
Son olarak, belirgin bir yurttaşlık idealinin olmaması da Roma devletini derinden etkileyen problemlerden bir tanesiydi. Eyaletlerdeki yerel halklar, Roma idealini gerçekleştirmek için hareket etmiyor; dahası, artan savaşlar ve baskıcı vergi politikaları sebebiyle devlete karşı kin güdüyordu. Diğer yandan, bölgesel farklılıklar, eğitimdeki eksiklikler ve toplumdaki tabakalaşma da Romalılar arasında ortak bir ruhun oluşmamasında katalizör görevi üstlendi.
