1800 ile 1850 yılları arasında Avrupa`daki nüfusun büyük bir çoğunluğu kırsal alanlarda yaşamış olsa da şehirlerin oluşması ve gelişmesi bu dönemde yaşanan en önemli tarihsel olgulardan bir tanesiydi. Şehirler, buharlı motorların toplumun her kesiminden insanı fabrikalarda rahatlıkla bir araya getirebilmesiyle birlikte sayı ve boyut bakımından hızlı bir şekilde büyüdü. Aynı zamanda, buharlı motorlar yatırımcıların üretimde suya olan bağımlılıklarını azalttı ve böylece üretim alanları şehirlerin içine kaymaya başladı.
Şehirlerde ulaşım ve ham maddelerin ticareti kırsal alanlara kıyasla çok daha kolaydı. İşçiler, tarım işçiliğinde elde edemeyeceklerini düşündükleri sabit bir iş ve daha yüksek maaş hayaliyle şehirde yaşamayı tercih etmeye başladı. Elbette, sanayileşme süreci şehirlerin büyümesinin ardındaki tek neden değildi. Bu dönemde hızla artan genel popülasyon, şehirlerdeki genişlemenin tam anlamıyla patlamasına sebep oldu.
1831 ve 1841 yılları arasındaki on yılda, Londra`nın nüfusu 130000 artarken Manchester`ın nüfusu 70000`e yakın artış gösterdi. Paris`te 120000, Viyana`da 125000 ve Berlin`de ise yaklaşık 180000 yeni şehir sakini nüfusa eklendi. Bu hızlı artış, şehir merkezlerinde korkunç bir kalabalıklaşmaya sebep oldu. Bununla birlikte, inşaat sektörü artan nüfusun ihtiyaçlarını hızlı ve yeterli biçimde karşılayamadı. Sözgelimi, Viyana`da 1847 öncesindeki 20 yılda nüfus yüzde 42 oranında artmış olsa da konut yapımındaki yükseliş yalnızca yüzde 11 civarındaydı.

Şehirlerin önü alınamaz biçimde kalabalıklaşması, çok da şaşırtıcı olmayan birtakım sonuçlar doğurdu. Bunların en önemlisi, sağlık alanında yaşanan büyük sorunlardı. Orta sınıflar fabrika dumanlarından ve hastalıklardan kaçabilirken toplumun fakir kesimleri hastalıklar için birer av haline geldi. Kolera, tifüs, tüberküloz gibi felaketler, özellikle temiz suyun ve yeterli kanalizasyon imkanlarının olmadığı bölgelerde çalışan fakir sınıfların üzerine bir gölge gibi çöktü. Dönemin Britanya`daki önemli sanayi bölgelerinden biri olan Huddersfield`da incelemelerde bulunan yerel bir komisyon, şehirde kanalizasyon ve tahliye imkanının olmadığı büyük çaplı alanların bulunduğunu ve atık sularla kaplı göletlerin gündelik hayatın bir parçası olduğunu rapor ediyordu. Salgınların felaket boyutuna ulaşmasının ardından, hükümetler 1850`den başlayarak hijyen koşullarının iyileştirilmesi ve temiz su imkanının yaygınlaştırılması çerçevesinde projeler geliştirmeye başladı. Zira, Avrupa`daki en iyi su imkanına sahip olduğu kabul edilen Paris`te yaşayan bir kişi bile yılda yalnızca 2 kez banyo yapabiliyordu.
Sağlık sorunları ve buna benzer koşullar, tarihçileri uzunca yıllar süren bir tartışmaya itti: Sanayi Devrimi ve şehirleşme, çalışanların yaşam standartlarını yükseltti mi; yoksa düşürdü mü? İyimser tarafta olanlar, 1800 sonrası dönemde insanların yaşam standartlarının belirgin ölçüde yükseldiğini iddia etti. Onlara göre, yaşanan aksiliklere ve büyük altyapı problemlerine rağmen, sanayileşme tüm toplumlarda sürdürülebilir bir ekonomik gelişme sağladı. Verilen kurbanlar, şehirlerin zenginleşmesi ve sermayenin bir yerde toplanması için kaçınılmazdı. Bir başka grupta yer alan tarihçiler ise, ekonomi tabanlı bir bakış açısıyla bu süreçte yaşayan kadın, erkek ve çocukların sanayileşme ve şehirleşme sebebiyle maruz kaldığı psikolojik buhranların gözden kaçırılmasının yanlış olduğunu savundu.
