Herkesin Dilinde: Halk

Dünyanın neresine gidilirse gidilsin, halk sorgusuz sualsiz iyi ve ahlaki bir insan topluluğu olarak kabul edilir. Bu topluluğun kendine özgü ve yüce erdemlerinin gelenekler vasıtasıyla nesilden nesile aktarıldığına ve halkın her bir bireyinin bunlara doğal olarak sahip olduğuna inanılır.

Halk düşüncesinin ortaya çıktığı ilk zamanlarda, kimlerin bu topluluğun mensubu olabileceği konusu tartışmalı noktalardan bir tanesiydi. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri anayasasını oluşturmak adına 13 koloniyi temsil ettiği iddiasıyla Philadelphia`da toplanan 55 toprak efendisi; kadınları, köleleri ve yerlileri halk olarak kabul etmemiştir. Onlara göre halk zanaatkarlar, beyefendiler, tüccarlar ve imalatçılardan oluşan bir kesim olmalıydı.

Erken dönemdeki ayrımcı ve güç odaklı bakış açısının ardından oluşan tarihsel süreçte, Batı demokrasileri gelişen ekonomik sınıfların da etkisiyle halk teriminin kapsayıcılığını genişletmek zorunda kaldı. Bu genişlemede süresince devlet, halkın içerisinde oluşan çeşitli katmanlar arasındaki çıkar çatışmalarında arabulucu ve uzlaştırıcı konumda yer aldı.

Ulus yaratma ve demokrasi Doğu Avrupa`ya doğru yayıldığında, çok katmanlı halklar yerine organik topluluklar yaratma fikri daha popüler hale geldi. Halk, bu fikre göre tek ve bölünmez bir bütündü; dolayısıyla devletlerin çeşitliliği desteklemek ve çıkar çatışmalarını kurumsallaştırmak gibi görevleri yoktu. Tek bir milliyetçi hareket, tüm halkı temsil edebilir ve her tür çıkar çatışmasının üstesinden gelebilirdi.

Ancak, bu tarz bir görüşle demokrasinin uygulanma biçimi, kendi öz kötülüklerini beraberinde getirdi. Politik güç sahipleri, demokrasiyi otoriter bir devletçiliğe taşımak için tek milliyetçilik düşüncesini kullandı ve bununla birlikte, azınlık toplulukları ve siyasi rakipleri halk mensupluğundan dışlama fırsatı buldular. Kendi milletlerini diğer halk topluluklarından keskin bir biçimde ayıran karakterler yarattılar ve bu milli şahsiyete uygun olmayan grupları sistemin dışına ittiler.

Bunun sonucu olarak, Birinci Dünya Savaşı`nın ardından çok uluslu imparatorlukların yıkılmasıyla birlikte Avrupa`da yaklaşık 10 milyon insan yaşadıkları ülkelerin dışına çıktı ve kendi etnik kökenlerine uygun veya yakın toplulukların yaşadığı yerlere göç etti. Özellikle Rusya`da yaşayan Yahudiler, artan dini ve ekonomik baskılar ve beraberinde yaşanan yağma ve tecavüz olayları sebebiyle Batı Avrupa‘ya ve dünyanın çeşitli bölgelerine dağılmak zorunda kaldı. İlk etapta devletler tarafından etnik temizlik politikası düşünülmese de faşist hükümetlerin iktidarları ele geçirmesiyle birlikte Avrupa tarihindeki en korkunç katliamlar tarih sayfalarına kara birer leke olarak işlendi.

Bugünlerdeyse 19. yüzyılın getirdiği keskin çizgiler içinde olmasa da azınlıklar, siyasi rakipler ve topluma aykırı olarak kabul edilen topluluklar güç sahipleri tarafından halk kavramının dışına itilebiliyor. Bu açıdan baktığımızda, yüz yıllık birikime rağmen halen aynı sularda yüzüyor ve tüm yaşanan acılara ve sıkıntılara rağmen hiçbir ilerleme kaydedemiyoruz.

Yorum bırakın